“Edebiyat, okuyarak ve yaşayarak öğrenilir.”
İsveçli yazar ve sanat eleştirmeni Therese Bohman’ın modern zaman ilişkilerini, sınıf ve kuşak çatışmalarını, kültür sanat dünyasının değişen yüzünü irdelediği eseri ‘Andromeda’, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları etiketiyle okurlarla buluştu.
Edebiyatın birleştirici gücünü ve bu güç etrafında kurulan ilişkilerin çok yönlülüğünü merkezine alan eserin çevirisini ise Yonca Mete Soy üstleniyor.
Kitabın ilk sayfalarında, Stockholm’de İsveç’in önde gelen yayınevlerinden Rydéns’te stajyer olarak çalışmaya başlayan Sofie’nin, iş hayatının ilk günlerinde yayıncılık dünyasını tanımaya ve burada kendine bir yer edinmeye çalışmasına tanık oluyoruz.
Ancak Sofie’nin bu dünyaya bakışı, seksenli ve doksanlı yılların önde gelen yayıncılık figürlerinden, Rydéns’in genel yayın yönetmeni Gunnar Abrahamsson ile tanışmasıyla tamamen değişiyor.
Gunnar’la paylaşımları derinleştikçe ilk kez kendini açıkça ifade edebildiğini, fikirlerini özgürce dile getirebildiğini düşünen Sofie için yaşam hızla anlam kazanıyor ve aralarında kurulan bağ, onun kendini bulma sürecinde önemli bir yer ediniyor.
Edebiyatın her ikisinin de hayatına kattığı anlam ise onları bir arada tutan en güçlü unsur hâline geliyor.
“Hayatım tam da böyle olsun istiyordum, olmak istediğim kişiydim: Görkemli bir davetin ev sahibesi, gelen konukları karşılayan, onlarla ayaküstü sohbet eden, ellerine bir kadeh şarap tutuşturup onları neşeli kalabalığa yönlendiren kişi.”
Sofie, Gunnar’ı edebiyatın onun için bir eve en çok benzeyen şey olduğunu söyleyerek tanımlıyor. Gunnar da Sofie’yle bu konuda ortak bir bakış açısı paylaştığını görüyor. Yetiştirilme biçimlerindeki benzerlikler, hayatlarını kazanma ve kendilerini var etme çabaları, edebiyatın yaşamlarındaki yerini de belirliyor.
Adını Sappho’nun bir dizesinden (“Andromeda’nın sunacak daha iyi bir şeyi var.”) alan ve Gunnar’ın hayata geçirdiği Andromeda serisi ise ikiliyi birbirine bağlayan bir başka önemli unsur olarak karşımıza çıkıyor. Gunnar’ın kurduğu bu seriyi Sofie ayakta tutmaya çalışırken, verdikleri emek aralarındaki ilişkiyi farklı bir yönden daha derinleştiriyor.
Gunnar, kendisi için manevi anlamı da olan bir restoranda gerçekleştirdikleri ‘perşembe sohbetleri’ sırasında Sofie’ye hayata, edebiyata ve üniversiteye dair pek çok konuda düşüncelerini aktarıyor. Bu sohbetlerde dile getirdiği nostalji üzerine fikirleri ise oldukça çarpıcı. Ona göre nostalji tamamen sırtımızı dönmemiz gereken bir olgu değil: Nostaljiyi bütünüyle reddetmek, gücün onu hak etmeyenlerin eline geçmesine yol açıyor.
“Nostaljiden nefret etmemiz başka kimin işine geliyor, biliyor musun,” diye devam etti. “Kapitalizmin. Çünkü nostalji üretken değildir, kimseye kâr getirmez.”
Alışık olduğumuz roman kahramanlarının aksine Sofie, Rydéns’te Gunnar’la çalışmaya devam ettiği yıllar boyunca modern hayatın sürekli ileriye gitmeye zorlayan anlayışından, en iyisi olma hırsından ve çabasından uzak duruyor.
Başkalarının başarı ölçütlerine yetişmektense, kendi çabalarıyla bir birey olabilmenin ve kendini bulabilmenin kıymetini bilerek yoluna devam ediyor.
“Akşamları eve dönerken yıldızların sesini duyuyormuşum gibi gelirdi; boşlukta yankılanan, içimde bir yere dokunan bir sesti bu, evrenle uyum içindeydi: Arzulanacak başka bir şey kalmamıştı sanki.”
Gunnar’ın ani ve erken sayılabilecek emekliliği nedeniyle hayatta bulunmayı en çok sevdiği yerden ayrılması, olmayı en çok sevdiği kişiye veda etmek zorunda kalması, ikilinin ilişkisinde de pek çok şeyi değiştiriyor. Gunnar giderek huysuzlaşan, geçmişe tutunan ve değişime direnç gösteren yaşlı bir adama dönüşürken Sofie için hayat devam ediyor.
“… daha önce defalarca dinlediğim hikâyeleri yeniden anlatmasına, her şeyden şikayet etmesine, kurumlara ve ticarileşmeye duyduğu artan öfkesine tahammül edemez olmuştum.”
Aralarındaki tanımlanması, sınırlandırılması ve belki de anlamlandırılması oldukça güç olan bağ ise her şeye rağmen varlığını hissettirmeye devam ediyor. Bunu, Sofie’nin anlattıkları kadar, Gunnar’ın kaleme aldığı satırlardan da anlıyoruz.
“Anlatacaklarımı dinlemek isteyen biriyle karşılaşmanın mutluluğu ve hayatım boyunca böyle birinin eksikliğini yaşadığımı fark etmenin hüznü.”
Birbirini anlamanın kimi zaman pek çok koşula bağlı, kimi zamansa tüm bu koşullardan bağımsız olabildiğini gösteren bu çok boyutlu ilişkinin dönüştürücü gücü, kitaba veda ederken bize çok özel bir dostluğun seyircisi ve şahidi olma ayrıcalığını yaşatıyor...
“Şöyle der Sappho: 'Diyorum, gün gelir, bir hatırlayan çıkar bizi.' Haklıydı.”