TÜYLÜ YILAN
Avrupa’nın entelektüel kısırlığından ve kendi geçmişinin kasvetli gölgelerinden kaçarak Meksika’ya sığınan Kate, mistik sükûnetin içinde, modern dünyanın tahmin edemeyeceği koca bir altüst oluşun tam ortasında bulur kendini. Orada yalnızca yabancı bir ülkeyle değil, modern dünyanın kaybettiği ruhsal ve kültürel güçlerle de karşılaşır. Ramón ve Cipriano adlı iki gizemli adamın öncülüğünde doğmakta olan yeni bir hareket, Batı değerlerinin yerine eski Aztek inançlarını koymayı amaçlamaktadır. Kate bu baştan çıkarıcı ve ürkütücü dönüşümün ortasında, özgürlük, aidiyet, iktidar ve inanca dair sınırlarını sorgulamaya başlar.
Bağımsızlık diye bir şey yoktur. En büyük bağımsızlık yanlıları genellikle bir düşüncenin bağımlılarıdır.
D.H. Lawrence, en tartışmalı kitaplarından olan Tüylü Yılan’da, sadece bir kadının bizzat kendi bireyselliğinin o inatçı sığınağına çekilme arzusu ile onu bunun çok daha ötesine çağıran o kolektif, mistik güce teslim olma ihtimali arasında gidip gelişlerini değil; modern insanın kaskatı kesilmiş, mekanikleşmiş egosu ile doğanın tekinsiz, ilkel canlılığı arasındaki amansız çatışmayı da gözler önüne seriyor.
GÖLE ÜÇ YOL – TOPLU ÖYKÜLER II
"Simültane” ile başlayıp “Göle Üç Yol” ile sonlanan bu beş öykülük anlatının beş kadın kahramanı dilin hem bir hapishane hem de bir özgürlük imkânı sunduğu bir evrende hakikate çıkan dolambaçlı yolların sonunda sessizliğin de bir dili olduğunu, insanın ancak bu dille kendi içindeki o derin “göl”e ulaşabileceğini keşfediyor. İnsanla dünya arasındaki mesafeyi kapatmak yerine iyice açan, alışkanlıklarla basitleşen ve dürüstlüğü ve hakikati aşındıran dilin, bir anlatım ve iletişim aracı değil, tahakkümün ve yanlış anlaşılmanın mekânı olarak belirdiği bu öykülerde Bachmann okuru dış dünyadan içsel hesaplaşmaya, hakikatin başladığı o dilsiz kıyıya götürüyor. Bachmann toplu öykülerinin birinci cildi Otuzuncu Yaş’tan sonra bu anlatısında da varoluşun derin yaralarını yoğun incelikli bir üslup ve düşünsel berraklıkla geleneksel öykücülüğün sınırlarının ötesine taşıyarak açığa çıkarmaya devam ediyor.
“Yeni bir dil olmadan yeni bir dünya yaratılamaz” savıyla dilin sınırlarını zorlayan Ingeborg Bachmann’ın Toplu Öyküler’inin ikinci cildinin ana izleği dilin kendisi.
Bachmann, nadir rastlanan ve sarsıcı bir sese sahip; bizi yepyeni bir kurmaca evrenine götürecek kadar sarsıcı bir ses bu.
Los Angeles Times
Temel izleği ataerkil bir toplumda dilin kadın deneyimini dönüştürme gücü olan bu yapıt, entelektüel derinliği ve zenginliğiyle modern bir klasik olmaya aday.
Publishers Weekly
BENONİ İLE ROSA
Behçet Necatigil, Knut Hamsun’un Benoni romanını 1960’ta, Rosa’yı 1968’de çevirmiş, birbirinin devamı olan bu iki romanı “Benoni ile Rosa” adıyla radyoya uyarlamıştı. Arşivinde daktilo edilmiş sayfalar halinde bulunan ve 1979’da İstanbul Radyosu “Arkası Yarın” kuşağında 12 bölüm olarak yayımlanan oyun ilk kez kitaplaşıyor.
Benoni, Norveç’in küçük kıyı kasabalarından birinde genç bir balıkçıdır, posta sürücülüğü de yapmıştır. Komşu köyün rahibinin kızı Rosa ile evlenmek ister. Uzun süredir nişanlısı bulunan hukuk öğrencisi Nikolay Arentsen’den ümidini kesmiş olduğu için Rosa, Benoni’nin teklifini kabul eder görünür, fakat bir süre beklemesini söyler.
Yönetmeni Engin Uludağ, efektörü Erhan Mesutoğlu olan oyunu seslendiren sanatçılar; Muazzez Küçük, Jeyan Mahfi Tözüm, Kâmuran Usluer, Bilge Zobu, Sait Ergenç, Nüvit Özdoğru, Sezai Altekin, Nedret Denizhan, Zihni Göktay, Mümtaz Ener, Müşfik Kenter ve Kadriye Kenter’di.
Kapak görseli: Anna Ancher (1859-1935), Çiçek Düzenleyen Genç Kadın, yak. 1885.
SEVİNCİM EKSİLMESİN YETER Kİ
19. yüzyılın başı. Fransa’nın güneyinde, Provence’ta Grémone yaylası. Jourdan karısı Marthe’la birlikte yurt beller bu yaylayı. Bu görkemli doğa parçası onların dışında birkaç aileye daha ev sahipliği yapmaktadır. Her biri kendi yaşam savaşımını sürdürür; tekdüze, bencilce, sıkıntıyla. Günün birinde bilge Bobi gelir. Şair Bobi. Başka türlü bir yaşamın olası olduğunu göstermek ister onlara...
Sevincim Eksilmesin Yeter Ki yaşamı, doğayı, umudu yücelten, türünün klasikleri arasına girmeyi hak eden bir roman.
—Gelincik başı gördün mü hiç?
—Gördüm.
—Büyüklüğü başparmak kadardır, ardından açılır, içinden yavaş yavaş yumruk kadar büyük bir çiçek çıkar.
—Evet.
—Senin atındaki de –gerisini tatlı tatlı söyledi– kanat tohumudur.
—Evet, dedi Bobi sessizliğin içinde, hep tatlı tatlı. Ondan kocaman ak kanatlar çıkacak. Kanatlı bir ata dönüşecek, bir uçtu mu buradan Akağaç Ağılı’na varacak, toprağın on metre üstünden dörtnala koşacak, bir daha ne o, ne oğulları, ne oğullarının oğulları bir yere bağlanabilecek.