Modern dünyanın bireye sunduğu en cazip vaat, kendi hayatının mimarı olma özgürlüğüydü. Rasyonaliteye, seçim hakkına ve başarıya dayalı bu bireysellik ideali, hem özgürlük hem de öz-yeterlilik mitini besledi. Ancak bu parlak anlatının gölgesinde, daha sessiz ama giderek büyüyen bir sorun serpilmeye başladı: yalnızlık.
Geleneksel toplumlarda kimlik, ait olunan topluluğun içindeki yerle tanımlanırdı. Modernlik ise bireyi bu bağlamdan kopararak özgürleştirdi. Ne var ki bu özgürlük, insanı bir boşlukla da baş başa bıraktı. Toplumsal yapının kolektif deneyimlerden bireysel performansa evrilmesi, insanın temel ihtiyacı olan aidiyet hissini kırılganlaştırdı. Bağ kurma zeminlerinin zayıflaması ve bireyin yalnızca kendisine dönük bir benlik inşasına yönelmesi, kişisel yalnızlığı derinleştirdi. Artık birey, ait olduğu yerden çok, kendi başına hayatta kalma ve var olma sorumluluğunu taşımak zorunda kalan izole bir özneye dönüştü.
Akışkan Modernite
Zygmunt Bauman, bu dönüşümü "akışkan modernite" kavramıyla açıklar. Akışkan modernite, çoğu olgunun kalıcı olmaktan çıkıp geçici, yüzeysel ve kolayca koparılabilir hâle geldiği bir bağlam yaratır (Bauman, 2003). Bu ifade, toplumsal ilişkilerin ayrıştığı, bireyin bağ kurmak yerine temas etmeyi tercih ettiği bir dönemi işaret eder. Birey, derin bağların sorumluluğundan kaçarak yalnızlaşır; kurulan ilişkiler kısa süreli ve faydaya dayalı hâle gelir. Bu durum, bireye görünürde özgürlük sunsa da, uzun vadede onu duygusal olarak güvencesiz ve yalnız bir konuma sürükler.
Birlikte Yalnızız
MIT teknoloji ve toplum profesörü Sherry Turkle, teknolojik araçların insanları birbirine gerçekten yakınlaştırmak yerine, çoğu zaman onları derin bağlardan uzaklaştırdığını savunur. “Birlikte yalnızız” ifadesi (Turkle, 2011), dijital çağın paradoksunu yalın bir şekilde özetler. Bağlantı artarken bağ azalır. Sohbet uygulamaları üzerinden saatlerce iletişimde kalmak, bir dostla kurulan sessiz yakınlığın yerini tutmaz.
Performans Toplumu
Byung-Chul Han ise dijital kültürü “şeffaflık toplumu” ve “performans toplumu” kavramlarıyla analiz eder. Ona göre dijital birey, sürekli ölçülen, değerlendirilen ve kendini sergilemek zorunda bırakılan bir varlığa dönüşmüştür (Han, 2015a; 2015b). Birey, artık yalnızca bir özne değil, aynı zamanda bir vitrin ürünüdür. Ne kadar görünürsen, o kadar değerlisin. Ama görünürlüğün arttığı oranda gerçeklik ve samimiyet kaybolur.
Bu durum psikolojik düzeyde tükenmişliği, sosyolojik düzeyde ise yalnızlığı doğurur. Yalnızlık artık bireysel bir hissiyat değil, küresel bir sağlık sorunu olarak kabul ediliyor. OECD’nin 2021 tarihli raporu, yalnızlıkla depresyon, kalp hastalıkları ve erken ölüm arasında güçlü ilişkiler kuruyor (OECD, 2021). İngiltere’nin yalnızlıkla mücadele için özel bir bakanlık kurması, yalnızlığın artık yalnızca bireysel değil, yapısal bir sorun olarak ele alındığını gösteriyor. Bu adım, yalnızlığın bireylerin ruh sağlığı üzerindeki etkilerinin ötesinde, toplumsal bütünlüğü tehdit eden bir unsur olarak kabul edildiğini ortaya koyuyor. Devletin bu konuyu doğrudan kamu politikası düzeyine taşıması, yalnızlığın sağlık, eğitim ve sosyal hizmetler gibi çoklu alanlarda yarattığı derin etkilerin resmî olarak tanındığı anlamına geliyor.
Dahası, yalnızlık artık sadece içsel bir duygu değil; epistemolojik bir kopuştur da. Yalnızlaştıkça başkalarının dünyasına olan merakımız azalıyor. Gittikçe daha çok kendi yankı odamızda konuşuyor, kendi doğrularımızı onaylayan çevrimiçi topluluklarla yetiniyoruz. Bu durum hem bireyin hem de toplumun düşünsel esnekliğini azaltıyor.
Bu kırılganlık dijital çağla birlikte daha da sivriliyor. Sosyal medya, bireyi sürekli görünür olmaya zorlayan bir düzleme dönüştürdü. Profil fotoğrafları, takipçi sayıları, “günüm nasıl geçti” hikâyeleri… Herkes kendi hayatının hem yöneticisi hem temsilcisi. Ancak bu dijital vitrin, gerçekte çoğu zaman bir görünmezlik hissini maskeliyor.
Peki bu girdaptan nasıl çıkacağız? Bireysellikten vazgeçmeden, yalnızlığı nasıl aşabiliriz? Belki de çözüm, bireyselliği bir amaç olmaktan çıkarıp bir araç olarak yeniden tanımlamakta yatıyor. Kendilik inşasını başkalarıyla kurduğumuz bağlar üzerinden düşünmek, yalnızca benlik değil, birlikte varoluş temelli bir bireyselliğe yönelmek gerekebilir. Gerçek bir özgürlük, yalnızca kendimizi ifade edebildiğimiz değil; aynı zamanda başkalarını da duyabildiğimiz, onlarla ortaklık kurabildiğimiz bir zemin gerektirir. Dijital çağda “ben”i inşa ederken “biz”i kaybetmemek, gelecekteki en kritik insani becerilerden biri olabilir.
Teşekkürler,
Ezel Merin Nalbantoğlu
Kaynakça
• Bauman, Z. (2003). Liquid love: On the frailty of human bonds. Polity Press.
• Han, B.-C. (2015a). The burnout society (E. Butler, Trans.). Stanford University Press.
• Han, B.-C. (2015b). The transparency society (E. Butler, Trans.). Stanford University Press.
• OECD. (2021). OECD health policy studies: Addressing loneliness. OECD Publishing. https://doi.org/10.1787/8e0a0d90-en
• Turkle, S. (2011). Alone together: Why we expect more from technology and less from each other. Basic Books.