‘"Yüzün sapsarı olmuş, üzgün müsün?
Kıpkırmızı olmuşsun, çok mu utandın?
Bembeyaz kesildin, korktun mu?"
Hayatımız boyunca bu sorulara maruz kalıp binlerce kez de biz, birine yöneltmişizdir. Buradan bakınca derimizin rengine bakarak duygu tahmini yapıyoruz gibi duruyor. Yani bir şekilde hisler ve renkler arasında bir bağlantı kuruyoruz. Ama nasıl ve en önemlisi neden? Sahi bu renkli ifadelerin arkasında ne var?
Utanınca kıpkırmızı oluyorsak ya da korkunca sapsarı kesiliyorsak bu sadece güzel bir mecaz değil. Bu ifadelerin arkasında beyin kimyasallarımız, sinir sistemimiz ve kültürlerimizin kolektif hafızası var gibi. E bir bakalım.
Hep söylerim, tuhaf bir beyin yapısı ve bedeni olan canlılarız. Kendimizi henüz keşfedemedik, tam anlamıyla da keşfeder miyiz bilmiyorum. Ancak bariz olan bir olgu var ki bedenimiz duyguları yalnızca hissetmiyor aynı zamanda onları gösteriyor da. Bir duyguyu “yaşıyorum” demek, aslında ''bedenimde bir şeyler değişiyor'' demek. Derin bir nefes, ani bir terleme, kalp atışında hızlanma, mideye çöken bir ağırlık... Akabinde tüm bu değişimlerin yüzümüze ve sesimize ayna gibi yansıması.
Duygular Nasıl Oluşur?
Duyguların nörobiyolojik bir temeli var bu konuda artık hemfikir olduğumuzu düşünüyorum. Örneğin, beynimizin her iki yanında bulunan minik badem şeklindeki amigdalamız, tehdit ve korku sinyallerini işliyor (aman dikkat tek görevi bu değil, şimdilik derine inmeyelim). Ardından, hipotalamus, bedenimizi alarma geçiriyor. Adını daha çok pozitif psikoloji sayfalarında duyduğunuz vagus siniri kalp ritmimizi, sindirimimizi ve nefes alışverişimizi düzenleyerek kümülatif bedensel bir tepki ortaya çıkarıyor. Bir söz var ki; ''Duygular bedenle başlar, hisler ise bu bedensel değişikliklerin fark edilmesidir'' der. Yani önce bedenimiz değişir, sonra zihnimiz bunu fark eder. Korktuğumuzda, kalbimiz hızla çarpmaya başlamadan biz bunun korku olduğunu adlandıramayız.
Madem korku dedik oradan örnek verelim. Korktuğumuzda bize savaş, kaç ya da don diyen sempatik sinir sistemi devreye girer, kaslar gerilir, kan damarları daralır ve deri altındaki kan iç organlara yönlendirilir. Oldukça mantıklı değil mi? Sonuçta vücudumuz bir tehdit algılamıştır ve bütün enerjimizi o an ihtiyacımız duyduğumuz organlara iletir.
Bu nedenledir ki yüzümüz solgunlaşır, ''bembeyaz kesiliriz”. Üstelik bu yalnızca Türkçe'ye özgü bir metafor da değil. İngilizce'de “to be pale with fear” başta olmak üzere çok sevdiğim İtalyanca'da da"sbiancare dalla paura" ya da Fransızca'da “devenir blanc comme un linge'' ifadeleri korkudan solan bir ten için kullanılır.
Öfke ise tam tersi bir yanıtla gelir: kaslarımız gerilir, yüz ve boyun bölgesimizdeki damarlar genişler. Anadili Türkçe olanlar, hani dersiniz ya “birden gözüm döndü, kan beynime sıçradı,” çok haklısınız. İngilizce'de “to see red” veya İtalyanca'da ''diventare rosso dalla rabbia": öfkeden kıpkırmızı olmak. İşte bu gibi ifadeleri, duygu türünü veya şiddetini aktarmak için kullanıyoruz ama aslında hepimiz o anki nörofizyolojik durumumuzu dair bir hikaye anlatıyoruz. Ben bilim sevmiyorum, ona inanmıyorum diyenlere kötü haber: Bunlar, sizin kelime dağarcıklarınızda bile var.
Kıskançlığın rengi ise neredeyse evrensel. İngilizce'de ''green with envy'' diyoruz, benzeri İtalyanca'da ''verde dall'invidia'', yeni öğrendiğim üzere İspanyolca'da da ''ponerse verde de envidia''. Birini, bir şeyi kıskandığımız o anları bilirsiniz. Stres hormonları ve mide asidimiz artar, sindirim sistemimiz tabiri caizse depresyona girer. Genelde göğüs bölgesinde sıkışmanın da bize eşlik ettiği bu süreç inanılmaz bir hazımsızlık hissi yaratarak bizi hafiften yeşillendirir.
Bazen de hafiften al al oluruz. Utanırız. Ki bu da çoğunlukla bize özgü diyebileceğimiz karmaşık duygulardan biri. Başka canlılarda, genellikle bizdeki gibi yüzeysel kızarıklıklar oluşmasa da utanç duygusuna dair farklı belirtiler gösteriyorlar. Bilimsel olarak bu olay, yüzümüzdeki kılcal damarların genişlemesi ve kan akışının artmasıyla ortaya çıkıyor.
Dahası, başkalarının bizim kızardığımızı görmesi sosyal etkileşimde bir nevi geri çekilme sinyali. Kültürel dilimize de “kıpkırmızı olmak” deyimiyle yerleşmiş durumda, bilirsiniz. Benzer biçimde İngilizcede “to blush”, Almancada “erröten” hem utancı hem de romantik heyecanı işaret ediyor; çünkü her iki duygunun da nörofizyolojik yanıtı neredeyse ortak: kalbin çılgınca atması ve yüzdeki damar genişlemesi.
Bazılarına göre de bu tür renkli metaforlar, evrensel fizyolojik tepkilere verdiğimiz kültürel cevaplar. Burada yanlış anlaşılmayalım; genellediğim kısım, eğer bir sağlık sorunumuz yoksa hemen hemen hepimizin durumlar, kişiler karşısında evrimsel olarak gösterdiğimiz bedensel, fizyolojik tepkiler. Evrensel duygular? Orası yıllardır tartışılan bir konu. Yakın tarihe kadar tüm insanlıkta genel geçer olarak 7 duygunun dominant olduğu öne sürülse de bu olgu yavaş yavaş yıkılıyor. Tam da burada aklıma ''Qualia'' geldi. İsminin kulağa hoş geldiği gibi anlamı da epey güzel. Qualia, her birimizin öznel deneyimlerinin farkını tanımlayan, felsefe yanlısı bir ifade. ''Benim gördüğüm kırmızı, senin gördüğün ile gerçekten aynı mı?'' sorusunu soruyor bize. Belki aynı kelimeyi kullanıyoruz ama kırmızı spektrumunda bambaşka kırmızılar görüyor olabiliriz. Aynı şeyin duygular için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Kızıyoruz, kırılıyoruz, utanıyoruz ama neye göre, kime göre bu ifadeleri kullanıyoruz? Duygularımız da renkler gibi içsel ve eşsiz halbuki.
Duygular, beyinde başlıyor, bedenimiz de dev bir reklam panosu gibi içimizde ne hissediyorsak onu yansıtıyor. Biz de bunu dilimizle, kültürel ifadelerimizle dile getiriyoruz. Bu yüzden bir gün “Nasılsın?” sorusuna ''İyiyim'' cevabına alternatif ararsanız; “Hafif kırmızıyım”, “Sapsarı hissediyorum” ya da “Biraz yeşilim bugün” diyebilirsiniz.
Teşekkürler,
Ezgi Şengel
Kaynakça
Barrett, L. F. (2021). Duygular Nasıl Oluşur: Beynimizin Parmak İzleri (D. Keskin, Çev.). İstanbul: Domingo Yayınevi.
Ekman, P., & Akter, E. I. (2012). Yalan Söylediğimi Nasıl Anladın?!: Sosyal Hayatı ve Duygusal Yaşamı güçlendirmek için yüzleri ve Hisleri Okuma. Okuyan Us.