Geçen Yaz, sessizliğin de bir anlatım biçimi olduğunu hatırlatan bir film. Gösterişsiz sahneleriyle değil, yalınlığıyla izleyeni içine çeken; yazın gündüz sıcağı kadar gece serinliğini de hissettiren bir büyüme hikâyesi. Film, “yazlık” kültürünü yalnızca mekânsal bir zemin olarak değil, aynı zamanda duygusal bir geçiş alanı olarak kullanıyor.
Sürekli akan ama bir türlü değişmeyen yazlık hayat, burada bir nostalji değil, dönüşümün kendisi. Aile içindeki kırılgan dengeler, yetişkinliğe göz kırpan ilk duygular, arkadaşlıkların ve ayrılıkların gelip geçiciliği; hepsi ince bir dille işleniyor. Karakterlerin yaşadığı duygular gösterilmiyor, sezdiriliyor. Bu da filmi neredeyse bir anı defteri gibi yapıyor: sayfalarını çevirdikçe kendine dair bir şey buluyorsun.
Yönetmenin mekân kullanımındaki özen, deniz kenarındaki sessizlikle, yaz gecelerinin durağanlığı arasında kurduğu bağ, izleyiciyi “anı yaşayan” bir tanığa dönüştürüyor. Kamera, neye odaklanacağını seçerken acele etmiyor. Çünkü bu film, olanı değil, olurken fark edilmeyeni anlatıyor.
Geçen Yaz, geçmişe dönmek isteyen ama onu romantize etmeyen bir film. Ne tam anlamıyla hüzünlü ne de nostaljiye teslim. Aksine, insanın içini serinleten, zihnini yavaşlatan bir yanı var. Bazı filmler unutmak için izlenir, bazılarıysa hatırlamak için. Bu film, hatırlamak isteyenlere sessizce eşlik ediyor.