Masumiyet Müzesi’nin dizi film yapılacağını, kendi senaryomun tanıtım toplantısında öğrenmiştim. Çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. Çünkü roman beni çok etkilemişti.
Orhan Pamuk ve postmodern romanlarının çok katmanlı yapısı hakkında tüm okuyucular olarak ortak bir noktada kesişmediğimizi biliyorum; ama çok başarılı olduğu konusu sanıyorum artık tartışmaya kapalı.
Masumiyet Müzesi’ni, müze ziyarete açıldıktan sonra okuyanlardanım. Bitirir bitirmez de içindeki biletle müzeye koştum. Okurken ayrı, müzeyi gezerken ayrı bir heyecan yaşadım. Üstelik roman sadece baş karakter Füsun’un evini müzeleştirmekle kalmıyor; Nişantaşı’nı ve Çukurcuma’yı da adeta bir açık hava müzesine çeviriyor. Çok iyi bildiğim, hep önünden geçtiğim yerler olmasına rağmen hem Kara Kitap’ı hem de Masumiyet Müzesi’ni okuduktan sonra Nişantaşı’nı karış karış gezip adı geçen her binayı, iş yerini, marketi, karakolu ve sokağı yeniden dolaştım; gördüm, dokundum. Bu açıdan, kurgu olmasına rağmen çok gerçek hissettiren bir deneyimdi.
Kurgu bir karakter için müze fikri, Pamuk’un dehasının önemli bir örneği. Özellikle ilk yıllarında müzeye dair pek çok övgü yazısı okuduğumu hatırlıyorum. Yanılmıyorsam hâlâ dünyadaki tek örnek ve görenlere aslında Füsun diye birinin hiç yaşamadığını anlatmanın pek de kolay bir yolu yok gibi. Şimdilerde müzenin yeniden çok yoğun bir ziyaretçi akınına uğrayacağını öngörüyorum. Çünkü Netflix’te 13 Şubat’ta yayınlanan dizi her açıdan çok başarılı olmuş.
Diziyi o kadar merak ediyordum ki normalde yapmadığım bir şeyi yapıp izleme maratonuyla diziyi iki günde bitirdim.
Yapımcılığını Kerem Çatay’ın üstlendiği dizinin yönetmen koltuğunda Zeynep Günay oturuyor. Senaryosunu Ertan Kurtalan’ın kaleme aldığı 9 bölümlük seride kulağa gelen tatlı dedikodulardan biri, Orhan Pamuk’un kitaba tamamıyla sadık kalınması yönünde özel bir çaba göstermiş olması. Roman ve öykü uyarlamaları hep tehlikelidir; kimi esere çok sadık kaldı diye beğenilmez, kimi hiç sadık kalmadı diye. Bense genellikle ortaya çıkan eserin özgün başarısına göre değerlendirme yapanlardanım. Ve diyebilirim ki dizi, esere bağlı kalarak özgün olmayı başarmış.
Projeyi duyduğumda böylesi uzun bir hikâye tek sezona nasıl sığar diye düşünmüştüm; ancak izlediğimde neredeyse önemli hiçbir detay atlanmadan bunun gayet iyi başarıldığını gördüm. Orhan Pamuk’un kendini oynaması da tatlı bir sürpriz olmuş. Ürününü pazarlama yeteneği, yaratıcı dehasından hiç de geri kalmıyor.
Gelelim bu çok tartışmalı aşk (!) hikâyesine…
Kemal, İstanbul’un zengin ve ileri gelen ailelerinden birinin küçük oğludur. Eğitimini yurt dışında tamamladıktan sonra babasının tekstil işiyle bağlantılı firmalardan birine genel müdür olur. Yine benzer çevreden, seçkin bir ailenin iyi eğitimli kızı Sibel’le birliktedir. Bir yandan evlilik planları yaparken, öte yandan zengin arkadaş çevresiyle yemeklere, partilere, davetlere katılır; dönemin tasasız sosyete hayatını yaşarlar.
Bir gün Sibel, Şanzelize Butik’te ünlü bir markaya ait hoş bir çanta görür ve çok beğenir. Kemal ona sürpriz yapmak için ertesi gün butiğe gider ve burada uzak akrabası olan güzeller güzeli Füsun’la karşılaşır. Füsun 18’ine yeni basmıştır ve üniversiteye hazırlanmaktadır. Aynı zamanda butikte zaman geçirip çevreyi tanımaya çalıştığını söyler.
Kemal, Füsun’u görür görmez çok etkilenir. Küçüklüğünü hatırladığı minik kız büyümüş, Nişantaşı’nda herkesin güzelliğini konuştuğu bir afete dönüşmüştür.
Kemal aldığı çantayı Sibel’e hediye eder, ancak Sibel çantanın sahte olduğunu ve geri verilmesinin iyi olacağını söyler. Çantayı butiğe geri götüren Kemal’in aklında senaryo çoktan kurulmuştur.
Ancak Füsun, butiğin sahibi olmadığı için parayı veremeyeceğini, her zaman kasayı kilitleyip gittiğini gözyaşlarıyla anlatır. Fakir olmanın, o çevreye ait olmamanın ve zengin uzak akrabalar dâhil herkesçe itilip kakılmanın hüznü ve öfkesi vardır Füsun’da.
Kemal onu teselli edip paranın önemli olmadığını söylese de Füsun vermekte ısrar eder ve beklemesini ister. Ancak dediğim gibi, Kemal’in zihninde plan onu gördüğü anda, belki de bilinçdışı biçimde kurulmuştur.
Parayı bekleyemeyeceğini, sahibi verdiğinde onu Merhamet Apartmanı Numara 4’e getirebileceğini söyler. Ertesi gün Kemal, annesinin ardiye olarak kullandığı o eski eve gider ve Füsun’u söylediği saatte beklemeye başlar.
Füsun o gün gelmez. Ertesi gün de gelmez. Üçüncü gün tam gelmeyeceğini düşünürken Füsun kapıyı çalar ve ürkekçe içeri girer. Tutkunun saplantılı hâle geldiği aşk hikâyesi işte bu dairede başlar.
Zamanla burası ikisinin gizlice buluştukları bir aşk yuvasına dönüşür. Ancak Kemal’in nişanına günler kalmıştır.
Peki bunun saf bir aşk öyküsü olduğu konusunda hepimiz aynı fikirde miyiz?
Kemal’in o içler acısı hâlini görünce gidip ona sarılmamız, teselli etmemiz mi gerekiyor?
Başka okurlar ve izleyiciler ne düşünür bilemem; ancak ben Kemal Basmacı karakterinden nefret ediyorum. Selahattin Paşalı da karakteri öyle muhteşem canlandırmış ki, okurken zihnimde canlanan tipe çok yakın bir performans sergilemiş.
Kemal’in aşkının ne denli kuvvetli olduğu konuşuladursun, ben şunu tartışmak istiyorum:
Kemal’in Füsun’a karşı beslediği duygu tam olarak neydi? Şiddetli bir aşk mı? Delice bir tutku mu? Yoksa bir sapkınlık mı?
Farklı bir sosyal statüden olan bir genç kadına duyulan bu bencilce tutkunun altında gerçekten saf bir aşk mı yatıyordu? Yoksa Kemal’in kendi sosyal çevresine ve ailesine karşı bir başkaldırısı mıydı bu? Onların pervasız mutluluğunu, rahatlığını ve hayat kolaylığını kendince aşağılık bulup Füsun’a bağlanarak “başka bir seçim yapmış olmanın” kibrini mi yaşıyordu?
Kemal Füsun’u çılgınlarcasına mı seviyordu?
Hayatın akışına aykırı sayılabilecek biçimde, sekiz yıl boyunca Füsun, Füsun’un eşi Feridun ve anne babasıyla vakit geçirmek bunun en uç örneğiydi. Füsun’u yeniden elde etmek için yapmayacağı, vazgeçmeyeceği hiçbir şey yoktu.
Peki birini bu kadar sevmek, onun mutluluğunu ve hayattan ne istediğini gözetmeyi de gerektirmez mi?
Kemal için Füsun’un iyiliği, kendisiyle birlikte olmasına bağlıydı. Onun hayalleri, arzuları ve acıları dikkate alınacak şeyler değildi. Füsun’un evliliği bile yalnızca ona olan inadıyla ilgiliydi.
Zaman geçtikçe Füsun’a ait ne varsa —sonradan müzede sergileyeceği her şey— toplayıp Merhamet Apartmanı’ndaki dairede biriktirmesi, Füsun’u adeta putlaştırması anlamına gelmiyor muydu?
Nihayet bu kadar kıymetli olan bir eşyayı Füsun’un üzerinde görmesine rağmen fark etmemesi, meselenin Füsun’dan çok daha ötede bir yerde olduğunu göstermiyor muydu?
Füsun, genç yaşına ve tecrübesizliğine rağmen bunu anlamıştı. Bu yüzden yıllarca ona razı gelmemişti. Asıl meselenin onun ruhu olmadığını, Kemal’in onu yalnızca elde edilmesi gereken bir arzu nesnesine dönüştürdüğünü çoktan fark etmişti.
Bu nedenle Füsun’un başlardaki toy ve aşkla parlayan gözleri zamanla korkunç bir öfkeye dönüştü. Çünkü kendi hayatını yaşamasına izin verilmeyen, güzelliği kafeslenerek izlenen bir kuş gibiydi.
Özgürlüğünün sonsuza dek elinden alındığını anladığında ölmeye karar vermişti.
Romanı okurken bunu fark ettiğimde uzun süre ağladığımı hatırlıyorum. Dizi de aynı bölüme geldiğinde, Füsun’u canlandıran Eylül Lize Kandemir’in yüzünde bu kararlılığı görmek beni en az kitap kadar sarstı.
Kemal; hayatta her isteği yapılmış, para kazanma kaygısı olmayan, her istediğini kolayca elde etmiş, muhtemel kaybetmeyi hiç tatmamış, immatür bir karakterdir. Bu nedenle iki kadın arasında seçim yapması gerektiğinde çocuk gibi hastalanıp çılgınlığının arkasına saklanır.
Hatalarını bile başkalarının, hatta bizzat zarar verdiği insanların düzeltmesini bekler. Hayatı boyunca olduğu gibi tüm oyuncaklara aynı anda sahip olmak ister.
Bu yüzden onu hasta eden şey aşk acısı değil; Füsun’un gitmeyi seçmesi, yedekte beklememesidir.
Eğer sevdiği kadın için müze yapan bir adamın hikâyesi başka türlü olsaydı, ben de romantize edebilirdim. Ancak müze bana bir aşkı değil, hayatı ziyan olmuş genç bir kadını anlatıyor.
Eserde Füsun’a ait hemen her şeyin fetiş nesnesi olarak kodlandığını görüyoruz. Bir süre sonra istemsizce yaptığı bu toplama davranışı için obsesif-kompulsif bozukluk diyebiliriz. Ancak Kemal’in durumunu tek başına bir psikopatolojiyle açıklamak yeterli değildir.
Onun asıl meselesi kimlik karmaşasıdır.
Otuzlarında ve evlenmek üzere olan bir erkeğin kimlik karmaşası yaşamasını beklemeyiz, değil mi? Ama yazarın da dediği gibi, bu bir Orta Doğu erkeği sorunudur: Kimlik edinememiş, gelişememiş, hayatının sorumluluğunu alamamış biri.
Ayrıca yetişme tarzından kaynaklı, reddedilmeye karşı aşırı duyarlı sınır kişilik örüntüsünün de baskın olduğunu görüyoruz. Bencil, immatür ve her açıdan acınası bir karakter.
Sanırım bu kadar karakter kötülemesi yeter. Gelelim dizinin şahane olmasındaki ana role; yani yapım şirketinin tavrı. Ay Yapım, para harcamaktan çekinmemiş, sektörde çıtayı bambaşka bir yere taşımış yine.
Romanın dönem atmosferi çok başarılı yansıtılmış. İstanbul’un eski sokaklarının, caddelerinin ve dönemin kültürel detaylarının kusursuz işlenmesi, izleyiciye nostaljik bir deneyim sunarken aynı zamanda 12 Eylül darbesine ait kötü anıları da canlandırabiliyor.
Dizide Selahattin Paşalı ve Eylül Lize Kandemir’in yanı sıra Ercan Kesal, Bülent Emin Yarar, Tilbe Saran ve Gülçin Kültür Şahin gibi usta oyuncular da yer alıyor.
Beni en çok etkileyen bir diğer unsur ise müziklerdi. Dizi bitti ama müziklerini uzun süre daha dinleyeceğim sanırım.
Zerrin Özer’den Neco’ya, Kamuran Akkor’dan Ajda Pekkan’a kadar döneme damga vuran isimlerin seçimi gerçekten çok başarılı. Öte yandan dizinin orijinal müzikleri Cem Ergunoğlu ve Marios Takoushis’e emanet edilmiş. Takoushis’in bazı bestelerinde Max Richter enerjisi hissettim; bu da ayrıca hoşuma gitti.
Hem diziyi hem de playlistini şiddetle tavsiye ediyorum.
Psk. Naz YAZICI