Bağımlılığın Sıradanlaştırılması
Son dönemde uyuşturucu operasyonları bu kadar yoğunken, ben de uzun süre bağımlılık alanında çalışmış bir uzman olarak konuya dair birkaç şey söylemek istedim.
Arz, hem talepten hem de arzı önleme çabalarından her zaman bir adım önde. Bunun sebebi yalnızca üretim ve dağıtım ağının kusursuz ve kompleks olması değil; kullanımı özendiren, yani pazarlama işini çok iyi yapan bir sistemle karşı karşıya olmamız.
Uyuşturucu kullanım yaşının düştüğünü biliyoruz. Ama mesele yalnızca çocuklar ve ergenler değil; yetişkin popülasyonda da kullanımın son derece yaygın olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Burada eğitimli–eğitimsiz ayrımı da yok.
Birçok ülkede bazı maddelerin kullanımı yasal. Bazı ülkelerde ise zarar azaltma politikaları kapsamında, kullanımın kontrol edilmesi amacıyla maddenin ya da kullanım aparatlarının teminine kolaylık sağlanıyor. Yani mesele global. Ve bence hiçbir ülke köklü ve etkin bir çözüm bulmuş değil.
Burada dikkat çekmek istediğim bir husus var. Eğer “madde” ya da “yaygın madde kullanımı” dediğimde aklınıza sigara gelmiyorsa, bana göre asıl sorun tam da burada başlıyor. Sigara kullanım yaşının dokuzlara kadar düştüğü ülkemizde, sigaranın güçlü bir geçiş maddesi olduğunu yeniden hatırlatmak gerekir. Buna dikkat çekmemin sebebi mesleki yorgunluk ya da hassasiyet değil; sigaranın zararları hakkında yeterince yüksek sesle konuşmadığımızı düşünmem.
Yazı boyunca “uyuşturucu” ya da “yasaklı madde” olarak bahsettiğim birçok maddenin adını anmayacağım; çünkü yasak. Ama sigarayı rahatça yazabiliyorum. Oysa bana göre sokakta yasaklı madde kullanan biriyle sigara içen biri arasında pek bir fark yok. Fark varmış gibi gösteren tek şey algımız. Biri yasal, diğeri değil. Ama bağımlılık yapma oranlarına ve verdikleri zarara baktığımızda, arada sanıldığı kadar belirgin bir fark görmüyorum.
Yasakçı ya da rijit bir zihniyetim olduğu düşünülmesin. Her türlü maddenin insan bedenine korkunç zararlar vermesine rağmen, basit bir algı oyunuyla masumlaştırılmasını rahatsız edici buluyorum. Üstelik kullanıcıların ve ailelerinin hayatlarından nelerin eksildiğine bizzat tanıklık etmiş biri olarak, bu konuda yumuşak bir tavır almam da mümkün değil.
Algı Her Şeydir!
Algı başarılı şekilde yönetildiğinde, doğruya yanlış; yanlışa doğru dedirtebilirsiniz. Peki bu algıyı kim ve nasıl yönetir? Zararlı olan bir şeyi bana nasıl iyi, zararsız ya da normal gösterebilirsiniz?
Cevap basit: İlgi ve hayranlık duyduğum biriyle ya da bir anlatıyla eşleştirerek. Eğer o bunu kullanıyorsa, bunu üretiyorsa ve böylece hayatı baştan sona sürükleyici bir maceraya dönüşüyorsa… Yani elinizde dillere destan bir anti-kahraman varsa, onun üzerinden hemen her şeyi meşrulaştırabilirsiniz.
Neden Breaking Bad’i Sevemiyorum?
Dönemine damga vurmuş bu diziyi hepimiz biliyoruz. Hayranlarının lincine hedef olmak istemem; son derece başarılı bir yapım olduğunu kabul ediyorum. Güçlü bir senaryo, kusursuz bir kurgu, müthiş oyunculuklar ve ilmek ilmek işlenmiş karakterler…
Ancak ölümün eşiğinde, neredeyse her şeyini kaybetmiş masum bir kimya öğretmeniyken Walter White’ı bambaşka bir noktaya taşıyan neydi? Onu bu kadar çekici ve aynı zamanda korkutucu bir anti-kahramana dönüştüren şey neydi?
Walter White’ın amatör koşullarda üretip, üstelik önce kendi öğrencilerine servis ettiği bu maddenin adını pek azımız biliyordu. Sonraki yıllarda ise binlerce genç ve aileleri bu maddeyi çok iyi tanıdı; biz uzmanların da dilinden düşmedi.
Maksadım Breaking Bad’i yermek değil; bu anlatının, söz konusu madde ve türevleri için ne denli başarılı bir pazarlama çalışması olduğunu fark etmenizi sağlamak.
Tam da bu yüzden, uyuşturucu ve onun etrafındaki tüm yapıları romantize etmeyen televizyon serisi The Wire’ı ayrı bir yere koyuyorum.
The Wire: Sessiz, Sert ve Sahici
2000’lerin başı, ABD’de çok başarılı dizilerin yapıldığı kısa ama verimli bir dönemdi. The Wire, bu dönemde sessiz sedasız yayınlanmış, ödülsüz şekilde sezonlarını tamamlamış bir yapım. Ancak hâlâ 21. yüzyılın en iyi dizileri arasında anılması tesadüf değil.
The Wire’ın kendini izletme, seyirciyi çılgınlar gibi merak ettirme, ekrana kitleme çabası yok. O orada, izlersin izlemezsin, bununla hiç ilgilenmez. Onun kendine ait bir ritmi var. Bu ritim bazıları için kusur gibi görünebilir; ama yakalandığında anlatının etkisi katlanarak artar. Çünkü dizi tek bir şey söyler ve etrafından dolanmaz: uyuşturucuya ucundan kıyısından bulaşmanın sonu iyi bitmez.
Uyuşturucu üreterek ya da satarak güçlenen, zenginleşen karakterleri parlatan anlatıların aksine The Wire, bu işte parmağı olan herkesin bedelini nasıl ödediğini acele etmeden, berrak bir şekilde gösterir.
Herkes Başrol
The Wire için “başrolü olmayan dizi” denir. Çünkü herkes başroldür. Bu bile dizinin gerçeklikle kurduğu ilişkiyi anlatmaya yeter.
Anti-kahramanları çok severiz öyle değil mi? O klasik döngüyü. Kahraman maceraya atılır, yepyeni bir dünyaya adım atar. İyisiyle kötüsüyle her şeyiyle kendidir ve en sevimsiz yanları bile hayranlık uyandırır. İzleyici ya onunla olmak ister ya da o olmak ister. . Çünkü kendinde bastırdığı ya da onaylamadığı tarafları güvenli bir mesafeden seyretmenin keyfi vardır.
Hani baş karakter her şeyi yapar, çatılardan atlar, aynı anda on kişiyle dövüşür ve tek çizik bile almadan yürür gider. Ya da suçlular sofistike bir planın tıkır tıkır işlemesiyle anında yakalanır ve adalet de o kadar hızlı cereyan eder ki bölüm bitmeden hepsini hapiste görürüz.
The Wire bu klasik anlatıların hemen hepsine sırtını döner. Örneğin dedektif Jimmy McNulty, yakışıklıdır, zekidir, adalet duygusu yüksektir. Ama dizi onun anti-kahraman olmasına izin vermez. Her seferinde en zayıf, en beceriksiz, en kaybeden taraflarını gösterir. Onu sıradan bir insan olarak görmemizi sağlar.
Mahkemeler hızla sonuçlanmaz. İyiler her zaman kazanmaz. Özdeşim kurduğunuz karakterler ansızın ölür. Sistem, bireysel erdemlerden daha güçlüdür.
Gerçeklik Meselesi
Bazen en şaşırtıcı ve keskin olan kurgu değil gerçek hikâyedir. O nedenledir ki, yaşayanın birebir yazdığı hikâyeler en başarılı olanlardır. Dizinin yaratıcısı David Simon, The Baltimore Sun Gazetesinde uzun yıllar polis muhabirliği yapmıştır. Yazarlık ortağı Ed Burns ise eski bir polis dedektifi ve öğretmendir. Hikâyeyi süslemeye ihtiyaçları yoktur; çünkü zaten içinden gelmişlerdir.
Dizi her sezonda Baltimore eyaletinin uyuşturucu ile olan ilişkisini ayrı bir kanattan anlatır. İlk sezona satışın ve kullanımın en yüksek olduğu dezavantajlı bölge olan çukurla başlarız, ardından kuleler ve diğer bölgeleri tanırız. En alttan en üste tüm yapıyı ve işin sistematiğini net bir şekilde görürüz.
İkinci sezon, işçiler ve sendikalaşma başroldür. Rüşvet, fuhuş, mafya ve cinayetler yine uyuşturucu ağı üzerinden anlatır.
Üçüncü sezonda politikaya sert bir giriş yaparız. Konu politika olunca, vaatler, kumpaslar, kulisler elbette şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan dizinin, tüm kurum aktörlerinin birbirleriyle olan girift bağlarını kusursuz bir şekilde anlatıyor olması.
Dördüncü sezonda eğitim sistemi masadadır. Baltimore Polis Departmanının deneyimli ve bilge personeli Binbaşı Howard Colvin, emekliliği yaklaşırken “Köşe Çocukları”nı uyuşturucu batağından kurtarmayı hedeflediği projesini bin bir güçlükle hayata geçirir. Köşe çocukları denilenler, uyuşturucu ağının en alt basamağında, direkt o kültürün içine doğanlardır.
Son sezonda ise medya ile kapanış yaparız. Medyanın manipülasyon gücü muazzam şekilde anlatılır.
Her sezonda farklı bir suç unsurunun anlatıldığı tüm seri boyunca asıl bağlam baştan beri çökertilmeye çalışılan bir uyuşturucu çetesidir.
Oynamazsan Kaybetmezsin
Davaya olan takıntısı ve giriştiği emir komuta zincirini kırma teşebbüsleri nedeniyle oradan oraya sürülen dedektif Mcnulty, son sezonda yeniden oyuna döner.
Uyuşturucuyu önlemekte kilit rol oynayan asıl aktörlerin, boş tutuklama ve sadece istatistik artırmayla meşgul olmalarının aksine Mcnulty, artık kaybedecek bir şeyi de olmayan birinin çaresiz kararlılığıyla kendini ve kariyerini ortaya koyar.
Kaybetmemek için oynamayanlara inat oyunu yeniden kurar. Ana suç dosyasına destek alabilmek için sahte bir seri katil hikayesi uydurur. Bu uydurma hikaye üzerinden medyayı ve polis departmanını manipüle ederken, polis teşkilatının eleman ve malzeme (diziye adını veren dinleme cihazlarını) açığını kapatır. Oyunbazlığı sayesinde tüm kaynakları Avon Barksdale dosyasına aktararak dosyanın nihayete ermesini sağlar.
Kısır Döngü
Sonunda çeteler çökertilse bile, yerlerine yenileri gelir. Avon Barksdale gider, Marlo Stanfield sahneye çıkar. Hikâye en başa döner.
Burada anlatılan bireyler değil. Ben, sen, Avon ya da Marlo hiç değil.
Mesele, hastalanmış sistemin kendisi.
“Savaş olsa biter,” der Baltimore polisleri. “Bu asla bitmiyor.”
Sahnenin önünde iyiyle kötü boğuşurken, perdenin arkasındaki görünmez aktörler hayatlarına keyifle devam eder.
Naz Yazıcı